11.8.12

Kolaysa Anlat

İçinde çürüdüğüm oda maket, ben öğrenci hayat mektep 
haren gürra yıkılır hatıra hassas yapraklarımın sonu 
çıka hayra. Bas harmoni gelsin kulağa, açılır susta 
ya rapim ya ölüm ya dünya ya feza ne hasım 
ne çalım ne yapım ne yıkım değil umurumda Yak 
izbe hayat hep hazır ol, rahat hayta hilkat ve 
kalp hacamat yolculuğum bir kundak bir toprak 
kahkahalarımda kayıpta murat. Hayli hayati, rap mütemadi 
ört üstümü mermer baki göm büsbütün herşeyim 
hayali geciktirme vaktim bu ikindi 

Check mate, kahpe felek, işin acı üretmek 
ne bilirsin sen nedir üşümek titremek 
isteğin acılara tuz biber ekmek demek 
Kolo deneyimli denek yalnız hep sükunet ve net 
altını üstünü tersine çevirir, üstüne üstlük 
çamları devirir tadan bilir, sen gülerken 
ben pek ilgilenmem burdan geçtin mi bilmem 
kim tutmuş, kim kesmiş, kim pişirmiş, kim yemiş 
sen gülerken ben pek ilgilenmem, yalnız uyanmak cehennem 
madem uyku yarı ölüm, canıma gecedir kasteden 
 

Kendimi unutmak istiyorum, yol kenarına biriken kuru 
yapraklar gibi günleri, ayları, yılları, anıları hatta 
kendi devremi, çehremi, yakın çevremi dahi 
sen bir sırrı bile tutamadın artık neyi paylaşabiliriz 
candan ki? Esti rüzgar hiçlikistandan, ölmek tatlıydı baldan 
serpilmiş hayalime gubar-ı gam ve ızdırap

Koleramın rapi zât hani nerde o eski rulokat 
hababamın ruhu kaçtı gelde gör Rıfat 
halkım konuşuyor kendi dilini çat pat 
kolaysa anlat... 

Yürüyüşü paytak paytak farları yak 
karşıya geçmeye çalışıyor çaylak 
sen aslında bir hiçsin dedim ve aniden yok oldu hortlak 
doydu mu tumbak? 24 ünde 3 öğün bebelac bitirme 
hepsini kardeşine de bırak biz öyle gördük 
babadan, anadan, yarenden, hayatında herşey dümenden 
bir gün ölürsen bilme benden 
Bariz boynumu bağladım balona, şimdi baya bir yükseldim yerden. 
Sana koyuldu den den selam getirdim sana 
Hollandalı William Tell' den, debelenmezsen 
çabuk biter işimiz eğer beni dinlersen her dem 

Kendimi unutmak istiyorum, yol kenarına biriken kuru 
yapraklar gibi günleri, ayları, yılları, anıları hatta 
kendi devremi, çehremi, yakın çevremi dahi 
sen bir sırrı bile tutamadın artık neyi paylaşabiliriz 
candan ki? Esti rüzgar Hiçlikistandan, ölmek tatlıydı baldan 
serpilmiş hayalime gubar-ı gam ve ızdırap 
Koleramın rapi zât hani nerde o eski rulokat 
hababamın ruhu kaçtı gelde gör Rıfat 
halkım konuşuyor kendi dilini çat pat 
kolaysa anlat... 


söz:  Esen Güler Özyavuz

23.7.12

Bugün günlerden Merhaba!

Öncelikle hepinize merhaba!

 Bu aralar blog takip etmek ve kendi bloğumla ilgilenebilmek için yeterli zamanı fazlasıyla bulmaktayım.Takip ettiğim birkaç bloğum zaten vardı ki sevdiğim birkaç kişinin daha bloğunu keşfettim; etkileyici buldum.


Uzun zamandır yoktum ortalarda biliyorum. Muhtemelen son yazım aralık 2010 civarları yazılmıştır. Daha o zaman askere gideceğimdir muhtemelen; size vatan millet sakaryalı bol ajitastonlu olmasa da orta şekerli bir veda ve dönüşüm muhteşem olacaklı bir eda ile süslü "son mektup" bırakmışımdır. Gençlik işte :)

Döndüm ben askerden. Bir yılı geçti.. Döndüğümün ertesi günü aktif mühendislik hayatıma da merhaba dedim. Yani şaka maka 12 Aralık 2010 -askere gittiğim tarihtir- 'dan beri askerliğim devam ediyor. Arada ufak bir fark var tabi: İlk altı ayımda askerdim, şimdi ise komutan sayılırım ;)

Ben yokken neler değişmiş neler dünyada.. Şöyle böyle diye uzun uzun anlatmayacağım. Çünkü değişen hiçbirşey yok, ki zaten ben de hep dünyadaydım. Hayat aynı monotonlukta ve zorlukta devam ediyor. Özlemiyor değilim öğrencilik yıllarımı. Tasa yok, maddi kaygı yok, sorumluluk hiç yok. Tek yaşam amacım eğlence, tek tasam ise derslerim -ne kadar büyütmüşüm yahu- idi. Şimdi çok daha farklı hayat. Artık edilgen değilim dünyada. Kendi ayaklarım üstünde duruyorum ama bu tabi farklı sorumluluklar da yüklemiyor değil omuzlara.

Şunu farkettim bide. Ben üniversitede okurken mesleğime aşıktım. Tam mesleğim için yaratılmış olduğumu düşünüyordum. Şimdi mi? Ya bırak Allah aşkına :) Bu mesleğe aşık olmak için baya bi içmek gerekiyor. Eee malum ömür boyu etkisi süren alkol de yok, sabah uyanırsın geçer. Velhasıl bu meslek azıcık sevgi ama en başta saygı ile -saygısız olmaz :) - mecburiyetten yapılabilecek birşey. Ha tamam insan hayatı için birinci dereceden önem arz eden bir meslek. Ne bileyim bi edebiyat gibi ya da muavinlik gibi birşey değil ki; hata yapsan bişi olmaz insanlığa. İşte bunun getirdiği sorumluluk aslında hoşuma giden, beni cezbeden. Ha şantiyeciliğin çekilir hiçbir yanı yok! Rezillikten başka birşey değil. Projeciliği zaten ben istemiyorum. Akademisyenlik mi? :) Beni kim alır ya üniversitesine. Alsalar ben gitmem kayda değer bulmam beni almak isteyen üniversiteyi :)

Uzun lafın kısası dostlar özletmişsiniz kendinizi. Hayat yorgunluğunun içerisinde kendinizi unutturmuşsunuz. E hadi ben hayırsızım yapıyorum böyle şeyler. Siz neden unutturuyorsunuz kardeşim kendinizi.. Ben biraz kendime geliyorum.. Galiba gerçekten kendime geliyorum; kendimi buluyorum. Bilmiyorum dönemsel değişmeler içerisinde miyim yine.. ama büyüyorum farkediyorum..

Bundan sonra daha sık görüşmek dileğiyle...

9.12.10

Bekle Beni İstanbul..

Tanıdıklarım
Arkadaşlarım
Dostlarım
Ailem;

Bir veda yazısı değil bu yazacak olduğum. Kıssadan hisselerle de dolu olmayacak; binbir anlam çıkarabileceğiniz. Bir insanın kalbinden, ruhundan süzülen yazana göre anlamlı bir kaç satır okuyacaksınız işte, o kadar...

Son yazımı yazalı baya olmuş. Gerek günlük hayatın yoğunluğundan, gerekse mezun olma çabamdan ihmal etmişim bloğumu. Takip edenlerim mutlaka var; sizi biliyorum :) beklettiysem kusuruma bakmayın. Size de birkaç şey yazacağım bu yazımda.

2005 yılı eylül ayıydı İstanbulla ilk tanışmam. İlk öğrenci olarak gelmiştim bu koca şehre. Bizim buralarda koca şehir İstanbul değildir; İzmirdir, Ankaradır. Ne bileyim gitmemiştim işte daha önce. Anadoludan gelip İstanbul gibi bir girdapa girmek korkutmuştu tabiki beni. Dün gibi hatırlıyorum; otogardan metro ile Şirinevlere gelmiştim. Biraz yürüdükten sonra bilenler bilir dere yolu vardır Yenibosna ile Şirinevler arasında, oradan büyük bir gürültü ile insan yığını geliyordu üzerimize doğru. Ellerinde saçma sapan bez parçaları ile bölücü sloganlar atıyorlardı. İşte o anlamıştım neyin içine düştüğümü..

2010 yılı Haziranına geldiğimde, arkamda kocaman bir hikaye bırakmıştım bu şehre dair. Bulunduğum her anın ayrı bir anısı olmuştu bende, yaşanmışlıkları. 5 senemde bu koca şehirde lise tadında güzel bir üniversite okudum. Çoğu kişi sevmez bu üniversiteyi, ama ben sevdim. İstediğim herşey vardı, ya da ben yetinmeyi biliyordum. Yüzlerce insanla tanıştım bu üniversitede. Güzel günlerim de oldu, kötü günlerim de.

Kültürlü Aslanlar vardı hayatımda ilk zamanlarımda. Benim İstanbulda acemilik dönemlerimdeydi. Ama o kadar güzel insanlarla tanıştım ki orada, o kadar güzel hatıralarım var ki.. Feyza, Yavuz, Aybüke, Mustafa Kemal, Emre.. Bana o günlerimden kalan güzel şeylerdir, belki ben onlarda kalmasam da..

Üniversite insana biçim de veriyor hani. Sen yeni bir ortama giriyorsun ve birileri ile birşeyler paylaşman lazım. İşte bunu ben çok güzel insanlarla sağladım. Onur, Rıfat, Safa, Burak, Agah, Denizcan, Halit.. Hep yakınlarımdaydılar. 5 yılımın en dolu olduğu anlardı..

Ev arkadaşlarım vardı. Başta Burak, sonradan Görkem. 4 yıl yaşadık toplamda beraber. Ev arkadaşlığı güzel şeymiş dedim ayrılırken. Ev arkadaşlığı insanın yalnızlığında bile yanıbaşında olmakmış onu anladım. Akşamlarımdı onlar benim, bayadır görmüyorum özledim o ayrı konu :) Ama söliyim ev arkadaşlığı demek vefasızlık demek değildir..

Dostlarım var bir de. Hani çok da farklı değiller benden. Ağladığımızda beraber ıvır zıvırı yapmıcam ama bu 5 senemde hep yanımda olan Nevzat vardı. Burak, Okan, Sinem, Şükran cismen yoklardı, başka yerlerdeydi ama hep vardılar, hep arkamdaydılar. Barış, Musti, Tayfun.. Üzüntümüz sevincimiz birdi, olmasak da haberdar.

Aşklarım vardı.. Hüzünlerim vardı.. Sevinçlerim vardı.. Birsürü insan vardı hayatımda, birsürü. Her şarkının farklı bir insanı var belki de. Onları da yazarım da başıma iş almiyim şimdi.

Şimdi ne mi oldu. 4-5 aydır yokum sende İstanbul.. Özlettin kendini, özlettiniz kendinizi. Koca şehirdeyken yaşadığım, kurduğum, bugüne hazırladığım herşeye bir süreliğine ara veriyorum. Bir süre daha özleyeceğim seni İstanbul, bir süre daha kavuşamayacağız. Sonra yine sendeyim, sizleyim.

Nereye mi? Askere.. Vatan borcu dedikleri, ne olduğunu daha bilmediğim kocaman bir soru işaretine. 2 saat sonra neresi ve ne kadar süre olduğu belli olacak. İşte o kadar süre kadar yokum sende İstanbul, yokum sizinle İstanbul.

Bir yazımda "teşekkürler büyüyorum sizinle" demişim. Bu 5 yılda böyle büyümüşüm. Gerisini de yazayım o zaman;

Bakıyorum aynaya her gece,
İçim rahat, biraz yorgunum sadece.
Hayatıma giren herkese,
Yaşanmış her şeye

Teşekkürler büyüyorum sizinle
Teşekkürler, büyüyorum sizinle...

Teşekkürler aileme, aşkıma, dostlarıma, sevdiklerime, sevenlerime, tanıdıklarıma.. Benden size hakkım varsa helaldir.. Dönünce kalan hesabınız varsa hallederiz :) Ama gidip de dönmemek, dönüp de görmemek var.

Bu arada kurcalarken bloğumu eskilere ait yazılarıma yorumlar gördüm. İlk defa gördüm inanın. Çok mutlu oldum hepsi için, teşekkür ediyorum yazanlara. Okumanız, kaydedeğer bulmanız ve düşüncelerinizi paylaşmanız ruhumu okşadı.

Sivilliğe geri dönünceye kadar hoşçakalın.

15.6.09

Bugünün Türkiyesi, Yarının Nesi?

Haber sitelerini gezerken - diye başlanabilecek bir yazı aslında bu. Çünkü şuanda haber sitelerini gezerken rastlayabileceğimiz birşey. Belki bundan 10 sene sonra haber sitelerini dahi gezemeyeceğiz ama fazla uzatmadan girş cümlemi bitireyim- şaşırmadığım bir haberle karşılaştım..

Haberde İrandaki son protesto gösterileri ve sonrasındaki demokrasinin meyvesi! Ahmedinejad'ın aldığı antidemokratik ve tamamen yasakçı kararlardan bahsediyordu..







İRAN yönetimi, Ahmedinecad’ın seçimleri kazandığının açıklanmasının ardından “güvenlik” adına ülke çapında büyük kısıtlamalar getirdi. Reformcu aday Musavi’nin taraftarlarının iletişimini kesmek ve gösteri düzenlemesini engellemek için kısa mesaj servisi engelleniyor. Başkent Tahran’da cumartesi gününden bu yana engellenen cep telefonu hizmeti geri getirildi. İnternet erişimi çok yavaş. Hükümet, internetteki muhalif sesleri bastırmak için birçok siteye girişi engelledi. Bunlar arasında Musavi ile bağlantılı olduğu belirtilen ve seçim sonuçlarına tepki gösterilmesi için çağrıda bulunan siteler yer alıyor. Diğer yandan Facebook ve Twitter gibi sosyal paylaşım ağı sitelerine de ulaşılamıyor. Dış basını kendisine karşı “psikolojik bir savaş” başlatmakla suçlayan Ahmedinecad, yabancı gazetecilerin vizelerinin uzatılmaması için karar aldı. Gazetecilere verilen 7-10 günlük vizeler birkaç gün içinde bitecek ve yakında ülkedeki durumu izlemek çok zor hale gelecek. BBC ve CNN gibi kanalların sitelerine erişim engellendi. 1940’tan bu yana hizmet veren BBC Farsça servisinin kaynağı İran olduğu belirlenen çok güçlü bir jammer’la uydudan engellendi. Dubai merkezli Arap televizyonu Al-Arabiya ise İran’daki ofisinin hükümet tarafından hiçbir neden gösterilmeksizin bir hafta kapatıldığını duyurdu.



Şizofrenliğin tavan yaptığı, antidemokratikliğin zaten hayat biçimi olduğu, özgürlüğün sadece yandaşlara ait olduğu, son kararların zaten ilkinden farklı olmadığı-olmasına gerek duyulacak bir muhalefete izin verilmediği- bir ülkeden bahsediyoruz; İran.






Oktay Ekşi 9 Şubat 1999da İran Devriminin! 20. yılında şöyle bir yazı yazmış. Aslında çok kısa bi özet de olsa nasıl bugünlere gelindiği ortada..

Oktay EKŞİ

Demek Ayetullah Humeyni'nin bir Air France uçağıyla Paris'ten Tahran'a gelmesi ve çağımızın en aşağılık despotlarından biri olan Rıza Şah'ı yurdundan kaçmaya mecbur etmesi üzerinden yirmi yıl geçmiş.

Humeyni, İran'a bir kurtarıcı edasıyla inmişti. Şah'ın çevresindeki bir avuç insan hariç, herkesin desteğine sahipti.

Çünkü o bir özgürlük ve adalet sembolü idi. Nitekim Paris'ten onunla birlikte gelenlerin pek çoğu demokrasi, özgürlük, adalet, hukuk ilkelerine inanmış aydınlardı.

Ülke içinde Tudeh'çiler, yani İran komünistleri de Humeyni'yi destekliyorlardı. Çünkü önce Humeyni sayesinde meşrulaşacaklar, sonra da İran'da iktidarı ele geçireceklerdi.

Ne onların hesabı tuttu, ne aydınların, ne de özellikle Humeyni'yi bağırlarına basmak için sokağa dökülen İranlı kadınların...

Humeyni, İran halkına özgürlük, adalet, demokrasi ve hukuk devleti yerine binlerce (bazı kaynaklara göre 10 binden fazla) idam hediye etti.

Şah'ın yolsuzluklarla çürümüş zulüm rejiminin yerini, İran mollalarının bağnaz, gaddar ve çağdışı despotizmi aldı.

İddialarına göre bu devrim sayesinde şeriat devleti, 1400 yıldan beri ilk defa gerçekleşmekteydi. İslam topluluklarının geri kalmışlığını şeriatçı akımlara fatura edenler, ne büyük bir hata ettiklerini bu devrim sayesinde öğreneceklerdi. Deyim yerindeyse, Necmettin Erbakan'ın meşhur Adil Düzen'i fiilen orada uygulanacaktı.

Humeyni başarısından o kadar emindi ki, önce laikliğe, Atatürk'e ve Türkiye'ye saldırdı. İslam ülkeleri, kötü örnek(!) olan Türkiye yerine İran'ı izlemeliydi. Nitekim İran vakit kaybetmeden başta Türkiye, tüm İslam ülkelerine ‘‘devrim ihraç etmeye'' kalkıştı.

Geçenlerde İranlı gazetecileri ve fikir adamlarını katlettikleri ortaya çıkan İran İstikamet Bakanlığı'nın elemanları, Türkiye'deki engelleri bertaraf etmeye başladılar:

Bir yandan Türkiye'deki Şah taraftarı İranlıları, öte yandan da (bizim kanaatimize göre) Muammer Aksoy, Çetin Emeç ve Turan Dursun'u (belki Bahriye Üçok'u da) onlar öldürttüler.

Bu satırların yazarı ise, listelerinde olmasına rağmen Allah'ın lütfuna ilaveten tedbirli ve şanslı olduğu için bugüne geldi.

Şimdi yirmi yıl sonra İran'a bakıp da ‘‘Bu devrim başarılı oldu'' diyebilen neredeyse yok.

Türkiye (bazılarının alay ettiği) devrimler sayesinde 10 yılda her yaştan 15 milyon genç yaratmayı (halka o heyecanı vermeyi) başarmıştı. Oysa, İran'a gidip gelen Milliyet yazarı Ruşen Çakır dün, ‘‘Tahran'da devrimci coşku gözlemek mümkün değil'' diye yazıyordu.

International Herald Tribune'de Douglas Jehl ise, İranlı gençlerin ‘‘Peki ama, bu İslami devrim neden yapıldı?'' dediklerini bildiriyor.

Bir devrimi mahkûm etmek için bundan daha ağır ne denebilir?



Şimdi daha iyi anlıyorum Atatürk'ün Devrimlerini, daha sıkı sarılasım geliyor onlara.

Sadece Laikliğe odaklanıldığı son 6-7 yılda bu ülke diğer devrimlerden neler kaybetti hiç düşündünüz mü?

Bir gün bizler de sokaklarda bugünün İran gençleri gibi mi olacağız?

Neden değerini bilmiyoruz hayatımızın, İrandaki kardeşlerimiz bu kadar hasretken..